29 Temmuz 2010 Perşembe

İnanırsak Olur Bence ve Jeliboncuk Buluşması

Bu post o kadar gecikti ki neredeyse buluşmanın ikincisi gerçekleşecek ben daha ilkinden bahsedemedim:) Geçenlerde, ikimizde Sakarya'lı olduğumuzdan İnanırsakolurbence ile buluştuk... Keyifli bir gün geçirdik oturduk, muhabbet ettik, sonrasında ortak noktamız olan incikci boncukcu gezdik:) Çok güzel geçti buluşmamız. O gün ikimizde almıştık bu aparatlardan bende sonunda bitirip koyuyorum bloguma, arkadaşım çoktan kolyesini bitirip paylaşmıştı halbuki. İşte sonuç burada;

İnanırsak Olur Bence'nin sevimli kolyesi ise işte burada.

İşaret Parmaklarıyla Fiyonk Yapımı - Nasıl Yaptım?

Fiyonk yapmanın bir kaç şekli var aslında, ama bence süsleme amaçlı yapılanların en düzgünü bu yöntemle oluyor. Bazı arkadaşlarım ben bir türlü fiyonk yapamıyorum, yamuk yumuk oluyor demesi üzerine bende annemden öğrendiğim bu yöntemi sizinle paylaşmak istedim. Benim kime çektiğim konusunda tek cevap annemdir zaten:) Önceden mahallede akrabalarda sünnet, düğün vs olduğunda annemi çağırırlardı hemen. Çünkü eskiden böyle hazır süsler yoktu, tülbentlerle kurdelelerle süslenirdi sünnet yatakları ve odaları... İşte bende bu sırada öğrendim böyle fiyonk yapmayı.


Tek başına biraz zor olsada öğrendiğiniz zaman her türlü yaparsınız, ilk başta başkasından yardım almak en iyisi. Ben bazen babama bile uzat baba parmaklarını kurdele yapıcam diyorum :) Gerçi o zaman bayaaa büyük yapraklı fiyonklar oluyor ama olsun:) İnce yapmak istediğimizde ise iki adet kalem işimizi görebilir örnekte gördüğünüz gibi...


Hala çok karışık geldiyse bir de alttaki pek amatörce olan videomu izleyin, yardım edecek kimse olmadığı için çenemin altına sıkıştırıp çektim, halimi görmeliydiniz şekilden şekle girdim:) Sadece sizin için kıymetimi bilin ;)



video en kısa zamanda tekrar yüklenecektir...

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Kilitler ve Anahtarlar

Hayatın anahtarı kendimi keşfetmemde sanki! Kendimi keşfetmem de hayatın ta
kendisi. İçimde dolaşıp duran harfler var. Kelimeler ve cümleler var
yakalayamadığım. Bir türlü bir araya gelemeyen, ama var olduğunu hep
...bildiğim. Olduğum bir ben var. Olmak istediğim bir ben daha var. Bir kıyı
var, uzak mı yakın mı bilemediğim. Huzur ve sükuneti bulurum sandığım.
Farklı pencereler, bakamadığım. Uzak ülkeler kadar uzak bir ben var.
Aynadaki kadar yakın bir ben daha. Bir çocuk var yine içimde oradan oraya
koşturan ve bir ihtiyar derin çizgileriyle geriye bakan.

Hiçbir şey için "Benimdir," deme

Sadece de ki; "Yanımdadır."

Çünkü ne altın, ne toprak,

Ne sevgili, ne hayat,

Ne ölüm, ne huzur, ne de keder,

Daima seninle kalmaz.

D.H. Lawrance

Yaz Bitmeden Kışlık Kolye:)

Şimdi diyeceksiniz bu ne yaz ortasında iç karartıcı diye ama uzun zaman önce almıştım bu boncukları abimin eşi için. Neredeyse 1 yıl olacak ben yapamadım bir türlü, ancak elim değdi ve bir önceki post ta paylaştığım kolyelerden birisinin modelinden esinlenerek ortaya böyle bir şey çıkardım... Siyah ve gri asil renklerdendir bence, aslında kışlık kolye dedim ama beyaz bir gömleğin ya da t- shirt ün üzerine rahatlıkla takılabilir:) Öyle değil mi?

27 Temmuz 2010 Salı

Kolye delisi ben :p

Bazen kendimi takı konusunda abartmış hissediyorum. Çünkü tv izlerken, çarşıda pazarda gezerken, okuldayken hocalarımda veya arkadaşlarımda nerede bir takı görsem nasıl yapmış neyi nereye koymuş, renkleri uymuş mu? vs diye incelerdim. Hatta geçen arkadaşımla konuşurken hatırladım Avrupa Birliği dersindeyiz bir arkadaş sunum yapıyor, herkes dinliyor not alıyor soru hazırlıyor filan bende kızın kolyesini çiziyorum kağıda şu boncuk şu renk filan diye de yazmışım bir de:)))

İşte bu sefer de buna benzer bir hikaye; annemlerin gününe gitmiştim iş güç olmayınca evde sıkılıyo tabi insan, günlerde tam benlik, zaten pek bir severim giyinip süslenip gezmeyi:) Neyse biraz kuşak farkıyla kuzenim oluyor en son gittiğimiz abla. Takıları çok seviyormuş meğer o da... Odasına girdiğimde hangisine bakacağımı şaşırdım, hemen çıkardım telefonu benim çok hoşuma giden bir kaç tanesinin fotoğrafını çektim:) Gerçi o satın almış ama yapabilenler için çok basit modeller... Bende sizinle paylaşayım istedim. Malum bu aralar sıcaktan ve stresten elim boncuklarıma gitmiyor:( En azından blogumu gereğinden fazla ihmal etmiş olmam bu sayede:)





Fotoğraflar telefonla çekildiği için fazla kaliteli olmasa da renkler ve modeller belli Allah'a şükür:)

20 Temmuz 2010 Salı

Jelibon'lu Şapka...

Öncelikle başlık da bir sorun yok:) Bu sefer "Jeliboncuk" değil bildiğiniz jelibon şekerler konumuz. Ve bu şekerlerden yapılan enfes bir şapka. Görüntüsü güzel olduğu kadar saklama koşulları ve sıcaktan etkilenip etkilenmeyeceği düşündürüyor beni... Zira benim aklıma da gelmedi değil jelibonlardan aksesuar yapmak :) Her ne kadar bu şapka şov amaçlı yapılmış olsa da görünce sizinle paylaşayım istedim. İştah açıcı değil mi? Yiyesi geliyor insanın :) Ben abartıp bunun kolyesini, küpesini filanda yapardım heralde.. :)

Bu arada resim Show tv'deki Evcilik Oyununda yarışmacı olan Kendi'ye ait. Facebook'da 30.544 hayranı olduğunu göz önünde bulundurursak sevmeyenler olduğu gibi sevenler de azımsanmayacak sayıda...

13 Temmuz 2010 Salı

İnci Bileklik ve Küpesi

Bu aralar fazla bir şeye elim değmedi, değemedi... Sınavı atlatınca büyük bir yük kalkmış gibi geldi zaten üzerimden... Ancak başlıyorum yarım kalan işlerimi tamamlamaya. Bir iki gün dinlenme molası verdikten sonra annemin isteği üzerine yaz temizliğini de yapıp tam gaz devam edicem projelerime:) Şimdilik ufak tefek işlerle uğraşıyorum oyalanmakla yetiniyorum.
İşte bu da onlardan biri, kuzenimin isteği üzerine var olan düz bilekliğini değiştirip birde ona uygun küpe yaptım. İnşallah beğenir yarın göndericem, düğünlerde taksın diye :)

11 Temmuz 2010 Pazar

Test ve Tost arası hayat...

Bir önceki postuma yorum yazan Nedret Ablamın sözü ile aklıma geldi bu yazı. Bir kaç gün önce okumuştum ve aklımda sizinle paylaşmak vardı...

Yarışmaktan Yorulan Gençler - Elif ŞAFAK

"İLKOKULU Ankara’da okudum. 1970’lerin Ankara’sı... Tipik bir mahalle ortamı. Aileler, anneanneler, nazar duaları, kahve falları... Ardından on yaşında, annemin tayini dolayısıyla Madrid’e gittim ve ortaokulu İspanya’da okudum. Burada bir İngiliz okuluna devam ettim. Birinci okulum ile ikinci okulum birbirinden o kadar farklıydı ki, uzun zaman kendimi sudan çıkmış balık gibi hissettim. Ayrı bir gezegene adım atmış gibiydim. Seneler içinde, Türkiye’deki eğitim sistemiyle başka ülkelerdeki eğitim sistemlerini karşılaştırmak için başka fırsatlar çıkardı hayat karşıma. Her seferinde gözlemledim dikkatle, merakla.

Türkiye’nin en önemli, en yakıcı meselesi, dün olduğu gibi bugün de eğitim. Temcit pilavı gibi hep aynı şeyleri söylüyor, eğitimin öneminden söz ediyoruz. Ne var ki mesele adım atmaya ve sistemi yenilemeye gelince isteksiz davranıyoruz. Ağırdan alıyoruz. Bu arada kuşak kuşak, nesil nesil çocuklar ve gençler geçmeye devam ediyor aynı rahlelerden. “Her şeyin başı eğitim” diyoruz ama eğitim sistemimizi hakikaten ne kadar önemsiyoruz?

Hem Türkiye’deki üniversitelerde hem Amerika’daki üniversitelerde ders vermiş akademisyenlerle konuştuğumda benzer şeyler duyuyorum. Aşağı yukarı aynı sözler dökülüyor ağızlarından. “Türkiye’deki öğrencilerin Batı’daki öğrencilerden geri kalır hiçbir yanı yok. Tam tersine, çok daha çalışkan, meraklı ve ilgililer. Ne var ki, sınıfta konuşmaya gelince ürkekler. Kendi fikirlerini beyan etme konusunda çekingenler.”

Bireysel yaratıcılık ve farklılıklarımızı olumlu bir şekilde geliştiren bir eğitim sistemine büyük ihtiyacımız var. Halbuki biz ne yapıyoruz? Çocuklarımızı ufacık yaştan itibaren sürekli sınav üstüne sınavlara hazırlıyoruz. Ezber, ezber, ezber. Mekanik ve yaratıcılığı törpüleyen bir yaklaşımla. Tanıdığım çok sayıda öğrenci var. Sabahtan akşama okula gidiyor, akşamüzeri koşa koşa özel ders alıyor, hafta sonlarını gene dershanelerde geçiriyorlar. Nasıl bir maratona sokmuşuz ki onları ne kendilerine ne arkadaşlarına vakit ayırabiliyorlar. Varsa yoksa ezberlemek, test çözmek, puan toplamak...

Dilimize bile yerleşmiş artık. Üniversiteyi “tutturmak”tan bahsediyoruz. Sanki üniversite bir hızlı tazı, habire kaçıyor, biz peşinde avcı, var gücümüzle yakalamaya çalışıyoruz... Bu arada kendi değerlerimizin kıymetini bilmiyor, yeteneklerimizi harcıyoruz. Kaç sanatçı, kaç bilim adamı, kaç dâhi fark bile edilmeden, özellikleri anlaşılmadan bir şekilde mezun oluyor, başkalarıyla aynılaşıyor... Çocuklarımızı ve gençlerimizi mutsuz ediyor, kişisel yaratıcılıklarını teşvik etmek bir yana baltalıyoruz.

İzmir’in Bornova İlçesi’nde bir üniversite öğrencisi intihar etti. Gıda Mühendisliği’nde okuyordu. Sayısız genç gibi o da senelerce sınavlara çalıştı, puan topladı, test çözdü, üniversiteyi “tutturdu”. Ya sonra? Henüz mezun olmadığı halde ailesine mezun olduğunu söylediğini ve bundan dolayı bunalıma girdiğini yazdı gazeteler. Her zamanki gibi hakikat “özet”lerden daha karmaşık olmalı, daha derinlikli. Haberin yanında bir fotoğraf. Yüzünde bir tebessüm. Hayata güvenen, insanları seven, belki bir parça naif kişilere mahsus ılık bir tebessüm yüzünde. Görünce cız ediyor insanın yüreği. Henüz 24 yaşındaki Yiğit İlhan’ı nasıl soğuttuk bu hayattan?

Ezberciliğe, kara kuru test kutucukları boyamaya, hırçın rekabete ya da yüzeysel bilgilenmeye değil; yaratıcı yanlarımızı ortaya çıkaran, özgüven aşılayan, doğru ve derinlemesine bilgilendiren, hem farklı ve biricik olmanın tadını, hem de bir arada demokrasiyle yaşamanın güzelliklerini öğreten bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var. Hepimizin. "




Bu yazı üzerine başka ne söylenir ki... Son olarak da beni gülümseten bir karikatür... Galiba sonunda bu da olacak...

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Bu sefer fazla uzun bir ara oldu....

Gerçekten bu sefer fazla uzun bir ara verdim yazmaya... Nedeni ise bir aydır yukarıdaki resimde gördüğünüz modda kpss çalışıyor olmam... Hatta herşeyden uzaklaşayım diye kuzenime gittim son 2 hafta. Sonuç inşallah beklentilerimi karşılayacak düzeyde olur, çünkü hala şoku atlatabilmiş değilim sersem gibi geziniyorum evin içinde:) Galiba normal hayata dönmem biraz zaman alacak... Ama en çok da bloguma yazılar yazmayı, sizin yazdıklarınızı okuyup yorum yazmayı özlemişim, desem abartmış olmam... Bu cümlede bir anlatım bozukluğu var bulun bakalım :) Neyse kpsszedelerden, kafama birşey yemeden kapatıyorum konuyu:)
Hem daha yazacak çok şey var; ben yokken baya olay olmuş blog aleminde... Mesela herkes 3-5 kuruş kazanmanın derdindeyken vergiler, cezalar çıkıvermiş birden... Ki hep varmış zaten ama biz Türk insanı olarak yumurta kapıya sıkışmadan iş yapmaya alışmadığımızdan, gözümüzden kaçıveriyor hep böyle şeyler... Bu arada en son bu konuyla ilgili
Sesiber blogunda bir yazı paylaşmış. Gayet net ve basit gözüküyor inş. kısa zamanda halledip kaldığımız yerden döneriz satışlarımıza...
Bir de unutmadan sizlerle cipciciii post-itlerimi paylaşmak istiyorum:)
Mia-Posta'dan hediye bu güzellikler... İşte son bir ay içinde beni en çok mutlu eden olaylardan birisidir bu kutuyu almam. Teşekkürler Mia-Posta takipteydim, öyle kalıcam:)
Son olarak can sıkıntısından yaptığım bir şeyi daha payalaşmak istiyorum sizinle... İşte karşınızda kaybolmuş sevgilisini arayan üzgün bir Jeliboncuk:p

Gelir gelmez bu kadar yeter sanırım, en kısa zamanda görüşmek dileğiyle... Sıcak bir yaz akşamından Sevgiler..:D

1 Temmuz 2010 Perşembe

...

Kanuni sultan süleyman ve Hürrem sultanın birbirine hitap şekli

Sevginin, insan psikolijisine olumlu katkı yaptığını vurgulayan Mevlânâ Hazretleri aşk ve sevginin benliği hor ve hakir kılıp, insanı yükselttiğine dikkat çekiyor. “Onsuz bütün beden tamahtan ibarettir. Tamah ise alçaltandır. Sevgi ve şefkat insanın, öfke ve şefkat ise haywanın temel hasletleridir. Sevgi güneştir; ama kusurları örtmede gece gibi olun!” şeklinde özetler aşk ve sevgiyi.

Osmanlı İmporatorluğu’nun en şaşaalı döneminde yaşamış ve koca imparatorluğun bir anlamda kaderine hükmeden kararlara etki eden birisi olarak Hürrem Sultan’ın bu anlamda Kanuni Sultan Süleyman’a yazdığı mektup ve ona hitapta kullandığı ifadeler çok önemli;

“Ayağınızın bastığı toprağı yüzlerce defa öptükten sonra, benim güneşim ve saadetimin sermayesi sultanım.
Eğer siz, bu ayrılık ateşi ile yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap olmuş, gözleri yaşla dolmuş, gecesini gündüzünden ayıramayacak kadar hasret denizinde boğulmuş biçareyi; aşkınızla, Ferhat ve Mecnun’dan beter olmuş âşık kölenizi sorarsanız, sultanımdan ayrı olduğumdan beri bülbül misâli âhım ve feryatlarım dinmemiştir. Öyle bir hale düştüm ki, bu hasretin verdiği kahrı ve acıyı, Rabbim düşmanlarıma vermesin.”

Saraya bir esir olarak getirilen Hürrem Sultan’ı görür görmez Kanuni Sultan Süleyman Han’ın da bir anda âşık olduğunu haber verir kaynaklar. İnsan bir kere de âşık olunca artık onu anlatmayla geçer bütün vakti.
Hürrem Sultan’ın Kanuni’ye yazdığı o sözlerden sonra şimdi gelin hep birlikte Kanuni Sultan Süleyman’ın onun için neler yazdığına bakalım:

“Benim birlikte olduğum, sevdigim, parıldayan ay’ım, can dostum, en yakınım, güzellerin şahı sultanım. Hayatımın, yaşamımın sebebi cennetim, kevser şarabım. Baharım, sevincim, günlerimin anlamı, gönlüme nakşolmuş resim gibi sevdgilim, benim gülen gülüm. Sevinç kaynağım, eğlenceli meclisim, nurlu parlak ışığım, meşalem.
Turuncum, narım, narencim, hayatımın aydınlığı. Gönlümdeki Mısır’ın sultanı, varlığımın anlamı, İstanbul’um, Karaman’ım, Bütün Anadolu ve Rum ülkesindeki diyara bedel sevdiğim."

...

Alıntıdır.

Bu yazının üzerine söz söylemek haddim mi bilmiyorum ama çiftlerin birbirlerini durmadan aşağıladığı ve boşanma oranlarının hızla arttığı şu günlerde böyle örneklere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bu kadar manidar sözler söyleyemeyiz, dilimiz dönmez belki ama sevdiğimizi söylemeyi esirgemeyelim hiç olmazsa sevdiklerimizden...